Hucurât Sûresi’nde
Medeniyet İlkeleri ve Bedeviyet İlkelliği
MEDENÎ TOPLUM ve BEDEVÎ KABÎLE
Kadîm Medeniyet ve Modern Bedeviyet
İslam’ın Medîne döneminde nâzil olan Hucurât suresi, esasen bir medenî toplum projesidir. İslam Medînesindeki medeniyeti anlatmaktadır, semavî hidayetin arzî medeniyeti, Medine Site İslam Devleti’ni. Yeryüzü medeniyetini ancak semavî hidayetin inşa edebileceğini göstermektedir. Sure, hicretin dokuzuncu senesinde Temîmoğulları heyetinin Rasulullah’ı ziyareti münasebetiyle inmiştir. Besmele hâriç, 18 âyetten oluşan sûre ismini, dördüncü âyet-i kerimesinde geçen Hucurât kelimesinden almaktadır.
Rasulullah’ın hücre-i saadetleri olan ‘Hucurât’ın (hususî hânelerinin, odalarının) sûreye bir üst ünvân olması gayet mânidârdır. Rasulullah’ın hâne-i saadetlerinde yaşanan medeniyet Medine’ye, asr-ı saadet Medine’sinde yaşanan medeniyet de bütün bir beşeriyete ve kıyamete kadar gelecek tüm çağlara birer “medeniyet prototipi” olmuştur, olsun diye yaşanmıştır. Çünkü mikro medeniyet, makro medeniyetin minyatürüdür.
İslam şehirlerinin medineleşmesi, o şehirlerde yaşayan müslümanların ferden medenî bir insan, ictimâen medenî bir toplum olabilmesine bağlıdır. İnsânî medeniyetin yaşandığı medineler, dünyada cennetten hânelerdir (hucurâttır). Kendi dar hânelerinde dünya cenneti yaşayabilenler, içinde yaşadıkları toplumu da bir cennet ahâlisi haline getirebilirler, mutluluğu da maddî-manevî, dâhilî-hâricî, cüz’î-küllî bütün yönleriyle hayatın kalbine içirebilirler.
İnsanî ilişkilerdeki kıvam, medeniyet denilen rüyanın realite tuğlalarıdır. Hucurât suresi İslam toplumunda mü’minlerin ferden veya cemaaten üstlerine, emsallerine ve altlarına karşı takınmaları gereken tavrı, duruşu ve davranışları düzenlemeye dair hükümleri en yoğun biçimde ihtiva etmektedir. Medeniyetin ferdî iman ve ictimâî ahlak temeli atılmaktadır, işaretlenmektedir.
Bu temeller, sûreyi oluşturan üç ana fasıl/bölüm halinde görülmektedir:
BİRİNCİ BÖLÜM: GİRİŞ
بسم الله الرحمن الرحيم
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آَمَنُوا لَا تُقَدِّمُوا بَيْنَ يَدَيِ اللَّهِ وَرَسُولِهِ وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ سَمِيعٌ عَلِيمٌ (1) يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آَمَنُوا لَا تَرْفَعُوا أَصْوَاتَكُمْ فَوْقَ صَوْتِ النَّبِيِّ وَلَا تَجْهَرُوا لَهُ بِالْقَوْلِ كَجَهْرِ بَعْضِكُمْ لِبَعْضٍ أَنْ تَحْبَطَ أَعْمَالُكُمْ وَأَنْتُمْ لَا تَشْعُرُونَ (2) إِنَّ الَّذِينَ يَغُضُّونَ أَصْوَاتَهُمْ عِنْدَ رَسُولِ اللَّهِ أُولَئِكَ الَّذِينَ امْتَحَنَ اللَّهُ قُلُوبَهُمْ لِلتَّقْوَى لَهُمْ مَغْفِرَةٌ وَأَجْرٌ عَظِيمٌ (3) إِنَّ الَّذِينَ يُنَادُونَكَ مِنْ وَرَاءِ الْحُجُرَاتِ أَكْثَرُهُمْ لَا يَعْقِلُونَ (4) وَلَوْ أَنَّهُمْ صَبَرُوا حَتَّى تَخْرُجَ إِلَيْهِمْ لَكَانَ خَيْرًا لَهُمْ وَاللَّهُ غَفُورٌ رَحِيمٌ (5)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adıyla…
1 – Ey iman edenler: Söz ve hareketlerinizde ileri gidip de Allah’ın ve Resulünün önüne geçmeyin. Allaha karşı gelmekten sakının. Allah her şeyi hakkıyla işitir ve bilir.
2 – Ey iman edenler! Seslerinizi Peygamberin sesinden fazla yükseltmeyin. Birbirinizle yüksek sesle konuştuğunuz gibi onunla da öylece konuşmayın. Yoksa siz farkında olmadan bütün emekleriniz hiçe iniverir.
3 – Peygamberin huzurunda seslerini ayarlayanlar var ya, işte Allah, içindeki takvâyı ortaya çıkarmak için onların kalplerini sınamış ve onlar bu imtihanı başarmışlardır. Onlara bir mağfiret ve büyük bir mükâfat vardır.
4 – Ama sana evinin dışından seslenenlerin ise ekserisi düşüncesiz, mâkul davranmayan kimselerdir.
5 – Eğer onlar sen kendilerinin yanına çıkıncaya kadar bekleselerdi, elbette kendileri için daha iyi olurdu. Bununla beraber Allah gafurdur, rahimdir.
Birinci Bölüm: 01-05. âyet-i kerimeler, Allah’a, Rasulullah’a ve onların şahsında Allah’ın yeryüzü halifeleri, peygamber vârisleri âlimlere ve ulü’l-emirlere karşı mü’minlerin uymaları gereken edeplerini öğretmektedir. Allah Rasulü’nün huzurunda konuşma âdâbını gözetmeleri ve seslerini yükseltmemeleri bildirilmektedir. Rasulullah’ın önüne geçen, sesini onunkinden fazla yükselterek konuşan ve kendisine evinin dışından zamanlı-zamansız seslenen düşüncesiz bedevîleri uyarmakta, mâkul davranmaya çağırmakta, onlara müttekî sahabîleri örnek göstererek sabırlı ve edepli hareket salıklanmaktadır. Hz. Peygamber’e karşı saygılı ve edepli olma dersi ile başlayıp, daha sonra da takva derecesine göre bütün sahabilerine, sâlih ümmetine, bütün mü’minlere ve hatta genel manada insanlara karşı “insan olma” ortak paydasınca saygın bir tavır sergilenmesi gerektiği ifade edilmektedir. İnsanî ilişkilerdeki âdâb-ı muâşeretin yakalanması istikametinde birinci bölümün son âyetinde “Allah’a karşı takva ile hareket etme” ideali verilmektedir. İnsanın Hak ve halk karşısındaki âdâb-ı muâşereti ise medeniyet seviyesiyle doğru orantılıdır. Hilkaten mükerrem yaratılmış olan insanların irâdeten öyle davranmaları arş-ı kemâlleri kılınmıştır, hilkat gayelerinden birisi addedilmiştir.
İKİNCİ BÖLÜM: GELİŞME
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آَمَنُوا إِنْ جَاءَكُمْ فَاسِقٌ بِنَبَإٍ فَتَبَيَّنُوا أَنْ تُصِيبُوا قَوْمًا بِجَهَالَةٍ فَتُصْبِحُوا عَلَى مَا فَعَلْتُمْ نَادِمِينَ (6) وَاعْلَمُوا أَنَّ فِيكُمْ رَسُولَ اللَّهِ لَوْ يُطِيعُكُمْ فِي كَثِيرٍ مِنَ الْأَمْرِ لَعَنِتُّمْ وَلَكِنَّ اللَّهَ حَبَّبَ إِلَيْكُمُ الْإِيمَانَ وَزَيَّنَهُ فِي قُلُوبِكُمْ وَكَرَّهَ إِلَيْكُمُ الْكُفْرَ وَالْفُسُوقَ وَالْعِصْيَانَ أُولَئِكَ هُمُ الرَّاشِدُونَ (7) فَضْلًا مِنَ اللَّهِ وَنِعْمَةً وَاللَّهُ عَلِيمٌ حَكِيمٌ (8) وَإِنْ طَائِفَتَانِ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ اقْتَتَلُوا فَأَصْلِحُوا بَيْنَهُمَا فَإِنْ بَغَتْ إِحْدَاهُمَا عَلَى الْأُخْرَى فَقَاتِلُوا الَّتِي تَبْغِي حَتَّى تَفِيءَ إِلَى أَمْرِ اللَّهِ فَإِنْ فَاءَتْ فَأَصْلِحُوا بَيْنَهُمَا بِالْعَدْلِ وَأَقْسِطُوا إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الْمُقْسِطِينَ (9) إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ إِخْوَةٌ فَأَصْلِحُوا بَيْنَ أَخَوَيْكُمْ وَاتَّقُوا اللَّهَ لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ (10) يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آَمَنُوا لَا يَسْخَرْ قَوْمٌ مِنْ قَوْمٍ عَسَى أَنْ يَكُونُوا خَيْرًا مِنْهُمْ وَلَا نِسَاءٌ مِنْ نِسَاءٍ عَسَى أَنْ يَكُنَّ خَيْرًا مِنْهُنَّ وَلَا تَلْمِزُوا أَنْفُسَكُمْ وَلَا تَنَابَزُوا بِالْأَلْقَابِ بِئْسَ الِاسْمُ الْفُسُوقُ بَعْدَ الْإِيمَانِ وَمَنْ لَمْ يَتُبْ فَأُولَئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ (11) يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آَمَنُوا اجْتَنِبُوا كَثِيرًا مِنَ الظَّنِّ إِنَّ بَعْضَ الظَّنِّ إِثْمٌ وَلَا تَجَسَّسُوا وَلَا يَغْتَبْ بَعْضُكُمْ بَعْضًا أَيُحِبُّ أَحَدُكُمْ أَنْ يَأْكُلَ لَحْمَ أَخِيهِ مَيْتًا فَكَرِهْتُمُوهُ وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ تَوَّابٌ رَحِيمٌ (12)
6 – Ey iman edenler, herhangi bir fâsık size bir haber getirecek olursa, onu iyice tahkik edin, doğruluğunu araştırın. Yoksa, gerçeği bilmeyerek, birtakım kimselere karşı fenalık edip sonra yaptığınıza pişman olursunuz.
7-8 – İyi düşünün ki Allah’ın Resulü sizin aranızda bulunmaktadır. Şayet o birçok işte size uysaydı, haliniz yaman olurdu.
Ama Allah size imanı sevdirdi ve onu kalplerinizde güzelleştirdi; inkârdan, fâsıklıktan ve isyandan ise sizi iğrendirdi. İşte Allah’tan bir lütuf ve nimet olarak doğru yolda yürüyenler onlardır. Allah her şeyî hakkıyla bilir, tam hüküm ve hikmet sahibidir.
9 – Eğer müminlerden iki topluluk birbirleriyle vuruşursa, onların aralarını bulun.
Buna rağmen biri öbürüne saldırırsa, bu saldıran tarafla, Allah’ın emrine dönünceye kadar siz de vuruşun. Döndüğü takdirde aralarını hakkaniyetle düzeltin ve hep âdil olun, çünkü Allah âdil davrananları sever.
10 – Müminler sadece kardeştirler. O halde ihtilaf eden kardeşlerinizin arasını düzeltin. Allah’a karşı gelmekten sakının ki O’nun merhametine nail olasınız.
11 – Ey iman edenler! Sizden hiçbir topluluk bir başka toplulukla alay etmesin. Ne mâlum? Belki alay edilenler edenlerden daha hayırlıdır.
Kadınlar da başka kadınlarla alay etmesinler. Belki de alay edilenler edenlerden daha hayırlıdır.
Birbirinizi, (daha doğrusu kendilerinizi) karalamayın.
Birbirinize kötü lakaplar takmayın.
İman ettikten sonra insanın adının kötüye çıkması, fâsık damgası yemesi ne fena bir şeydir!
Kim tövbe etmezse işte onlar tam zalim kimselerdir.
12 – Ey iman edenler! Zandan çok sakının. Çünkü zanların bir kısmı günahtır.
Birbirinizin gizli hallerini araştırmayın. Kiminiz kiminizi gıybet etmesin.
Hiç sizden biriniz ölmüş kardeşinin cesedini dişlemekten hoşlanır mı?
İşte bundan hemen tiksindiniz!
Öyleyse Allah’ın azabından korkun da bu çirkin işten kendinizi koruyun. Allah tevvâbdır, rahîmdir (tövbeleri kabul eder, merhamet ve ihsanı boldur).
İkinci Bölüm: 06-14. âyet-i kerimeler, mü’minlerin birbirleri arasındaki ilişkilerin olması gereken âdâbını öğretmektedir. Yalan haberlerin ve yanlış bilgilendirmelerin zincirleme ne türlü günahlara ve fitnelere sebebiyet verebileceğine dikkat çekilerek, her şâyiâya kulak asılmaması, gelen bir haberin mutlaka doğruluğunun araştırılması, küskünlerin arasının bulunması, birbiriyle savaşan taraflardan haklı olana yardım edilmesi, katiyen kimseye alay ve hakaret edilmemesi, suizanlara girilmemesi, mahrem hallerin araştırılmaması ve gıybet edilmemesi emir verilmektedir. Bu ahlakî virüsler, iman toplumunun altından güven zeminini kaydırmaktadır. Güvensizlik ise bütün ifsat şebeke ve şerlerinin hareket için ihtiyaç duyduğu atmosferdir.
Kasıtlı yalan haberlerin ifsat ettiği müslüman toplumun kurtuluş çaresi iman kardeşliğini yeniden tesis etmesidir. Kardeş kardeşi küçük görmez, aşağılamaz, alaya almaz. Eğer yapıyorsa, bunun sebebi kendi işlediği günahlarıdır ve kardeşine de o adeseyle bakıp sûizanlara girmesidir; kötü zannının sâikiyle de kardeşi hakkında tecessüste bulunması, avrâtını araştırmasıdır. Hızını alamayıp kardeşinin yüzüne söyleyemediği suizanlarını veya gizli bilgilerini (günahlarını), arkasından çekiştirerek adeta ölü kardeşinin etini yamyamlar gibi dişliyormuşçasına gıybetini yapmasıdır, şeref ve haysiyetiyle oynamasıdır. Fertleri birbirine düşürerek iman cemaatini imamesi kopmuş tespih taneleri gibi dağıtan bu zincirleme günahlardan kurtulma gayesine matuf olarak da bu ikinci bölüm, “Allah’a karşı takva ile hareket etme” ideali verilmektedir.
Medenî Toplumu İfsat Eden Bedevî Fitneler
ve
İslam Medeniyeti’nde Fitnenin Çıkışı
İslam Toplumunda fitnenin çıkışı Müslümanların birbirine düş(üşürül)meleriyle başlar. Birbirine düşürülme işi ise, bir fâsıkın yanlış haberlerle mü’minleri kendileri hakkında sûizan ettirerek birbirine düşürmesi ve tecessüsler yaptırması, gıybet ve iftiralara girdirmesi, küçük gördürüp alaya aldırması, kötü lakaplar taktırması, sonra da birbirlerine amansız birer hasımlara dönüştürmesiyle devam eder. Bundan sonrası dört aşamalı nifakın zirvesi “feizâ hâseme fecera” çizgisi: birbirine karşı muhasemede haktan, insaf ve adaletten ayrılma ve fücûra, günahlara, zulme girme! 11. ve 12. âyet-i kerimedeki sıralamadan ortaya çıkan mana şu: Kendini üstün görme kişiyi fısk u fücûra, o da tövbe etmediği takdirde zincirleme zulümlere sokuyor ki bunlar birbirini tetikleyen, doğuran günahlar oluyor; sû-i zan, tecessüs ve gıybet!
Medenî toplumun bedevî fitnesi, fısk ile ateşlendiği, fâsıkın getirdiği yalan-yanlış haberlerle alevlendiği, sûizan, tecessüs, gıybet ve harplerle de yangına dönüştüğü ifade ediliyor. Bu noktada kilit kelime “fâsıkın getirdiği haber”dir. Yalan veya yalanla karışık haber, İslam toplumuna atılan fitne tohumu olmaktadır. Cenâb-ı Hak, yalan haber yapan ve yayanlara, her şeyin en doğrusunu bildiğini haber veren Alîm ve Habîr isimlerini bildiriyor. Yalan habere maruz kalmış veya yalanlarla fitneye uğramış mü’minlere de “Allah her şeyin doğrusunu biliyor ya, o yeter!” mesajı ile teselli veriyor. Ferdî veya ictimâî planda böyle bir fitneye izin vermesi noktasında da el-Hakîm ismini hatırlatıyor. Sûrenin Basîr ismiyle bitmesi de, medenî toplumun basiretle kurulacağını ve korunabileceğini hükme bağlamaktadır.
Kişisel veya toplumsal “küfür, fısk ve isyan”, “suizan”na.. sûizan “tecessüs”e.. tecessüs “gıybet”e.. gıybet de “iftira”ya.. “suizan-tecessüs-gıybet” üçlüsü ise “başkalarıyla alay etmeye”, “birbirini karalama”ya ve “onlara kötü lakaplar katma”ya, hatta “birilerinin adını kötüye çıkarıp onlara fâsıklık damgasını vurma”ya kadar sürükleyebiliyor; neticede ise ehli iman iki kişi, iki aile, iki kabîle veya iki millet arasında bir “kıtâl (savaş)” ortaya çıkabiliyor. Belki şahıslar veya şahs-ı manevîleri temsil eden idareciler, imanî basiret, firaset, kiyaset, meşveret, irade, şuur ve istikametle bu zincirleme günah silsilesi, bir merhalede durdurulabilir. Mesela daha iş, sûizan safhasında iken kişi kötü düşüncesini içine gömer, orada kalır, öteye gitmez; hiç tecessüse girmez ve devamında zincirleme gelmesi muhtemel olan hatalara da düşmemiş olur. Medeniyet, kâmil insaniyet ise şayet –ki öyle-, kâmil insaniyet de her şeyden önce karşılıklı insanlık haklarının ve sorumluluklarının bilinip her hak sahibine hakkının verilmesidir, güzel ahlaktır, geçimli olmaktır ve müsbet hareket etmektir.
Bu surede kişilerin kendi şahsî sû-i ahlâkını sû-i zan sâikiyle başka insanlara teşmil etmek [1] ve böylece bir gövdeden ayrılan ağaç dalları gibi “ferdî fısk”tan “sûizan”na ve oradan da farklı günahlara tevessül etmek şeklinde göz önüne çıkan bir “günah ağı” var ki bu, bir ferdi içerden çökerten ve onun mutluluğunu alan vehim ve vesvese hastalığına sebebiyet verdiği gibi, fertlerin oluşturduğu bir toplumu da kalpleri suizanla koparıp birbirinden ayrıştırarak bölük pörçük hale getirmekte ve hatta birbirine düşürüp infiallere, iftiraklara, inşikaklara ve muharebelere yol açmak açmaktadır. Medeniyet denilen kavram, sûretten ziyâde sîrete, bedenden ziyade ruha, taş yapılardan ziyade ince manalara bakar. Dolayısıyla Kur’an bütünüyle ‘bir makro medeniyet’in, Hucurât suresi de ‘mikro medeniyet’in ana krokisi verilmiştir. Yürüyen Kur’an olan insan, okunan insan olan Kur’an’da kalp gözüyle kendi mahiyetinde gördüğü iç medeniyetini bir de kafa gözüyle Kur’an’da görmüş olmaktadır. Buna göre insanî değerler etrafında örgülenmiş bir çöl hayatını yaşayan kabîleler medenî olurken, nefsânî ve şeytânî değer(sizlik)lerle inşa edilmiş dev metropollerde yaşayan kimi modern toplumlar, bedevî olmaktadırlar.
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM: SONUÇ
يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنَّا خَلَقْنَاكُمْ مِنْ ذَكَرٍ وَأُنْثَى وَجَعَلْنَاكُمْ شُعُوبًا وَقَبَائِلَ لِتَعَارَفُوا إِنَّ أَكْرَمَكُمْ عِنْدَ اللَّهِ أَتْقَاكُمْ إِنَّ اللَّهَ عَلِيمٌ خَبِيرٌ (13) قَالَتِ الْأَعْرَابُ آَمَنَّا قُلْ لَمْ تُؤْمِنُوا وَلَكِنْ قُولُوا أَسْلَمْنَا وَلَمَّا يَدْخُلِ الْإِيمَانُ فِي قُلُوبِكُمْ وَإِنْ تُطِيعُوا اللَّهَ وَرَسُولَهُ لَا يَلِتْكُمْ مِنْ أَعْمَالِكُمْ شَيْئًا إِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ رَحِيمٌ (14) إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ الَّذِينَ آَمَنُوا بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ ثُمَّ لَمْ يَرْتَابُوا وَجَاهَدُوا بِأَمْوَالِهِمْ وَأَنْفُسِهِمْ فِي سَبِيلِ اللَّهِ أُولَئِكَ هُمُ الصَّادِقُونَ (15) قُلْ أَتُعَلِّمُونَ اللَّهَ بِدِينِكُمْ وَاللَّهُ يَعْلَمُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ وَاللَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ (16) يَمُنُّونَ عَلَيْكَ أَنْ أَسْلَمُوا قُلْ لَا تَمُنُّوا عَلَيَّ إِسْلَامَكُمْ بَلِ اللَّهُ يَمُنُّ عَلَيْكُمْ أَنْ هَدَاكُمْ لِلْإِيمَانِ إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ (17) إِنَّ اللَّهَ يَعْلَمُ غَيْبَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَاللَّهُ بَصِيرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ (18)
“13 - Ey insanlar! Biz sizi bir erkekle bir kadından yarattık. Birbirinizi tanıyıp sahip çıkmanız için milletlere, sülâlelere ayırdık.
Şunu unutmayın ki Allah’ın nazarında en değerli, en üstün olanınız, takvâda (Allah’ı sayıp haramlardan sakınmada) en ileri olandır. Muhakkak ki Allah herşeyi mükemmelen bilir, her şeyden hakkıyla haberdardır.
14 - Bedeviler ‘iman ettik’ dediler. De ki: “Siz iman etmediniz, lâkin ‘İslâm olduk, size inkıyad ettik’ deyiniz. Zira iman henüz kalplerinize girmiş değildir. Eğer Allah’a ve Resulüne itaat ederseniz, sizin emeklerinizden hiçbir şeyin mükâfatını eksiltmez, yaptığınızı katiyen zayi etmez. Hiç şüphesiz ki Allah, (amelleriniz içindeki hata ve günahlarınıza karşı da) Ğafûr ve Rahîmdir (mağfiret ve merhametle hareket eder.)[2]
15 - Müminler ancak o kimselerdir ki Allah ve resulüne gerçekten iman eder (onları gönülden tasdik eder) ve sonra da hiçbir şüpheye düşmezler, Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla mücahede ederler. İşte imanına bağlı, gerçek müminler bunlardır.
16 - De ki: “Dindarlık derecenizi siz mi Allah’a bildireceksiniz? Allah sanki bunu bilmiyor da sizin iddianıza mı bakacak?
Halbuki Allah bunu bildiği gibi, göklerde ve yerde ne varsa bilir (Alîm’dir). Evet, Allah herşeyi hakkıyla bilir.”
17 - İslâm’a girmelerini sana minnet ediyorlar. Onlara de ki: “Müslümanlığınızı bana minnet etmeyin. Asıl size iman yolunu gösteren (sizi imana hidayet eden el-Hâdi) Allah size minnet eder (çünkü Mennân odur). Eğer iman iddianızda samimi iseniz (Hz. Mennan’a minnettâr olun)!”
18 - Muhakkak ki Allah göklerin ve yerin gaybını bilir (Alîm’dir). Bütün bunları bilen Allah, sizin yaptığınız her şeyi de elbette görür (Basîr’dir).” (Hucurat 49/13 –18).
Üçüncü Bölüm: 15-18. âyet-i kerimeler ise“Yâ eyyühe’n-nâs! Ey insanlar!” diye hitap ederek başlıyor ve adeta bir fezleke/sonuç mahiyetinde hem bütün mü’minlere, hem de henüz iman henüz kalplerine girmemiş olan yeni Müslümanlara, ırkçılıktan kaçınma gibi bazı en temel kulluk prensiplerini talim etmekte ve “Allah katında en üstün olanınız, O’na karşı en ziyade takvalı olanınızdır.” ideali vermektedir. İslâmî otoriteye sûretâ teslim olmak ile Allah’a gönülden iman etmek arasındaki keskin farkları kesin bir ifadeyle ortaya koymaktadır: “Irkçılık bedevîliktir. Dindarlıkta asıl mihenk takvadır, ihlastır. Gerçek mü’minler, Allah ve Rasulü’ne itaat eder, imanlarında asla şüpheye düşmez, Allah yolunda malıyla ve canıyla mücahede ederler; sâdıktırlar, doğru sözlü ve dürüsttürler; hidayeti nasip ettiği için Allah’a minnette bulunmaya kalkışmaz, bilakis hep O’na medyun ve müteşekkir olur ve ümmeti yatağa düşüren hastalıklara, insî-cinnî şeytanlara ve şeytanlıklara karşı daima basiretli olur, uyanık davranır. Kalplerindeki imanı kalıplarındaki İslamiyetle ispat ederler. İman esaslarını İslam’ın şartlarıyla .” demektedir.
Sûrede bütün mahlûkata karşı olması gereken davranış biçimi, âdâb ve ahlâk, surenin bütününü oluşturan üç ayrı bölümün her birinde “takva duruşu”yla vurgulanmaktadır. Takvâ ise “Allah’tan korkmak, O’nu saymak, O’na karşı saygılı olmak, o saygının gereği emir ve yasaklarını saymak, haramlardan sakınmak ve böylece de Cehennem’den korunmak” demektir. Sûrede âdeta küfürden İslam’a girişle başlayan terakki süreci bazı kilometre taşlarıyla ortaya konuyor: İnsan önce kelime-i şehadetle İslam’a girer müslüman olur; sonra emir ve yasaklarına itaat ederek imanda yakîne erer, mü’min olur. İman, amel-i salih ve zirvede takvâ gösteriliyor: İlk ayette “Allah’a karşı takvalı olun!” ile başlıyor. “Allah’ın, kalplerini takva ile imtihan ettiği kimseler” diyor (3). “Allah’a karşı takvalı olun!” (10). “Allah katındaki en kerîminiz en takvalı olanınızdır” (13).
Kul; Allah, Rasûlü, mü’minler ve diğer insanlar [3] ile olan ilişkilerinde “takva” (saygılı oluş) ile imtihan edilir, başardığı ölçüde terakki eder, terakki ede ede de nihayet ihsan mertebesini ihrâz eder. İslam’dan iman-ı kâmile ibadetle erişirken, “iman-ı kâmil zemini”nden de “ihsan zirvesi”ne takva ile ulaşır. Diğer bir ifadeyle: Hz. Peygamber’e veya peygamber vârisi âlimlere ve ümmet-i muhammede karşı âdâb-ı muâşerete riayet etmek, terakki ve inkişaf vesilesi bir eğitim olur ve kul zamanla Allah’ın basîr, alîm ve habîr isimleri önünde huzur-u dâmî kazanır ve “ihsan şuuru”yla Allah’ı görüyor gibi kullukta bulunmaya başlar, ya da Allah’ın kendisini gördüğü şuuruyla kulluk yapar olur. Bu duyuş ve duruş ise insanı, ihsânın tâ kalbine yerleştirir, kendisini de insanın ta kendisi yapar, medenî bir insan kılar ve insanî medeniyetin evc-i kemâline îsâl eder. Kalpteki Allah’a saygı, kalıpta O’nun kullarına saygı şeklinde tezahür eder. Halka hürmet, Hakk’a hürmetten gelir.
Surede 5 (beş) defa “Ey iman edenler!” diye hitap ediliyor. 3 adet “el-Mü’minûn”, 3 adet “el-İman” kelimeleri, bir kere “lem tü’minû (iman etmediniz)” ifadesi geçmektedir. Bütün bunlar, sûrenin umumî mana ağı içerisinde mütalaa edildiğinde gösteriyor ki: Medeniyet ümrânının kalbi imandır, temeli “iman”dır. Yapı taşları (bedeni) ise “İslam”dır. Birisi kalbî manâ ve bâtınî sîrettir, diğeri ise kâlıbî sûret ve zâhirî cesettir. Ruh-beden tamamiyeti gibi ikisi birlikte olunca tam bir insan ediyor. Medeniyet, iman tohumundan doğmuş İslam ağacıdır. İslam’ın emir ve yasaklarına göre yontulmuş, kesilmiş, biçilmiş, şekillenmiş bir insaniyettir medeniyet. Kalbi imanlı, kalıbı İslam’lı insanlardır, medenî insanlar. Madem ki M’siz medeniyet, deniyettir, alçaklıktır. O halde M nedir? Mü’minliktir, Müslümanlıktır! Muhammed’dir, muhabbettir! Evet: Medeniyet, insâniyettir, çekirdeği iman olan insaniyet. İsterse çöllerin bağrında bir bedevî kabîlesinde yahut balta girmemiş ormanların derinliklerinde bir yabanî kavim içinde yaşanıyor olsun, fark etmez. Çünkü medeniyet, fizikî teknoloji değildir, metafizik teknik ve etiktir.
Medeniyetin Ondokuz Işığı: Esmâ Tecellileri
Başındaki Besmele ile beraber 19 âyet-i kerimeli sûrede Allah’ın 19 ismi geçiyor ve bunlar, manaların etraflarında örgülendikleri sütunları teşkil ediyor. Bu ilahî isimler, bedeviyet vadilerindeki bir toplumu medeniyet şahikalarına yükselten tecellileri, değerleri içermektedir. Bazıları lafzen, bazıları fiil olarak, bazıları da mefhûmen zikredilmiş esmâ-i hüsnâdan lafzen zikredilenler: 1. Rahmân, 2. Semî’, 3. Habîr, 4. Alîm (dört-beş kere), 5. Hakîm, 6. Ğafûr (iki kere), 7. Rahîm (üç kere), 8. Tevvâb, 9. Basîr. Bu isimlerin çiçek açtığı fertler ve böyle çiçeklerden müteşekkil bir toplum, medeniyetin gülistanıdır, baharıdır, yazıdır. Şöyle ki:
Bazı âlimlere göre her surenin ilk âyeti, bazılarına göre ise o sûreden bağımsız ama müstakil bir âyet-i kerime olan BismillâhirRahmânirRahîm’deki bütün sıfât ve esmâ-i ilâhiyeyi içeren Allah lafz-ı celâli mahfuz, Allah’ın önce Rahmân ve Rahîm isimleri zikredilmiş. Kaldı ki Rahîm, surenin içinde de ayrıca geçmektedir. Her isim, mü’mine Allah’tan alması gereken bir ahlak-ı ilahiyeyi, hem Hakk’a, hem de halka karşı sergilemesi gereken bir oluş ve duruşu öğretmektedir.
Semî’ isminden hakka-hakikate kulak verme, iyilere ve iyiliklere kulak kesilme, kötüleri-kötülükleri dinlemeye alıp takip etme. Habîr ismiyle toplumun ihtiyaçlarından haberdar olma, doğru haber alma, doğru haber verme, gelen haberleri araştırma. Alîm ve Hakîm isimlerinden lüzumlu ilim, hikmet, irfan ve marifeti devşirip hayatta isabetli karar verebilmek için en değerli rehbere ulaşma, fıkha nail olma ve kulluk yolunda en değerli azığı edinme, o ışıkla önünü aydınlatma. Ğafûr isminden bağışlayıcılığı, affediciliği hayata taşıma. Rahîm isminden merhametli olmayı hayata düstur edinme. Tevvâb isminden özür dilemeyi ve tövbe etmeyi öğrenme. Basîr isminden de hayatı ve hâdiseleri iman nuruyla görüp değerlendirme ve İslam düşmanlarına karşı gözü açık olma basîretini sergileme.
Surede fiili zikredilen esmâ-i hüsnâ ise şunlar: 10. Mümtehın (imtehane’den), 11. Hâlık (haleknâ’dan), 12. Câil (cealnâ’dan), 13. Mennân (yemünnü), 14. Hâdî - Mühdî (hedâküm). Bu ilahî isimlerin tecellileri de medeniyetin inşasında kullanılacak semavî malzemelerdir: Mümtehın isminin imtihanlarından geçe geçe hakiki takvâyı çıkarma. Hâlık ve Câil isminden keşfedicilik ve icad edicilik yeteneğini inkişaf ettirme. Mennân’dan iyiliği Allah’tan bilmek ve kimsenin başına kakmamak. Hâdî-Mühdî isminden insanların hidayetine çalışmayı en değerli amel bilmek.
Sûrede bir de mefhûmen veya zımnen zikredilen ilahî isimler vardır ki bunlar da: 15. Mü’min (ey iman edenler’den mefhûmen), 16. Muksıd (muksıtîn’den), 17. Mükrim (ekremaküm’dan mefhumen), 18. Sabûr (saberû’dan mefhumen), 19. Sâdık (es-sadıkûn’dan, iki kere). Mü’min isminden iman-ı tahkîkî istenecek, imana bağlı güven zemini kurulacak. Muksid isminden adaleti ve insafı vicdanlara nakşetme. Mükrim’den ikramı bol, keremkân ve mükerrem olmayı ahlak edinme. Sabûr isminden sabır dilenme ve sabırlı olmayı kazanma. Sâdık isminden doğru sözlü ve dürüst olmayı prensip edinme.
Surede mü’minlere “dünya cenneti iman medeniyeti”nin umumî dinamikleri, bazı hususî meselelerden hareketle ortaya konuyor ki bu kavramların daha açık biçimde anlaşılabilmesi için zıtlarıyla beraber sarahaten veya zımnen zikredildiklerini görüyoruz. Detaylardakiler hariç, genel kavramlar ve âyet numaraları ise şunlardır:
· İman (1, 2, 6, 11, 12, 14, 15, 17) - Küfür (7)
· İslam (14,17), İtâat (7, 14) – İsyan (7)
· Sıdk, Sâdık, Sâdıkûn (15, 17) – Fısk, Füsûk, Fâsıkûn (6, 7, 11)
· Âdâb-ı Muaşeret (1-5) – Edepsizlik (1-5)
· Mal ve Canıyla Mücâhede, Sabır (15) - Sabırsızlık (5)
· Takva (1, 3, 10, 13), Adl, Kısd, Muksitûn (9) - Zulüm, Zâlimûn (11)
· Şüphe, İrtiyâb, Rayb (15) -
· İlim (7) – Cehalet, Şuursuzluk (6, 2)
· Amellerin Korunması (14) – Amellerin İhbâtı, boşa gitmesi (2)
· Rüşd, Râşidûn (7) – Bağy, Bâğîler (9)
· Üstünkörü Kabul (6) - Tebeyyün, Araştırma (6)
· Basiret (6) – Akılsızlık (4)
KADÎM MEDENİYET VE MODERN BEDEVİYET
Medeniyet, teknoloji demek değildir. O teknolojiyi elinde bulundursun-bulundurmasın insandaki her türlü fazilettir, erdemdir. Toplu kitle imha silahları üretip bunları kullanan, bir şehri bir anda yok edebilen ve bunu insafsızca kullanan.. hars ve nesli ifsat için bitkilerin, hayvanların ve insanların genetiğiyle oynayıp onları değiştiren ve bozan.. ve köle ticaretinin tarihte görülmemiş boyutta vahşeti sayılabilecek organ ticaretleri yapanların mührünü vurduğu modern çağlar, bu yönü itibariyle insanlık tarihinde görülmemiş bir vahşetin, rezaletin, hakaret ve bayağılığın yaşandığı çağlardır. Böyle insan ticaretinin, organ ticaretinin, çocuk ticaretinin, beyaz kadın ticaretinin ve hatta sperm ticaretinin âlâsını yapan modern insan, insanlığa sığmayan bu vahşetiyle behimiyetin bile altına düşmüş, belki en eski tarihlerde ve en uzak çöllerde yaşamış bedevîlerden çok daha bedevî, çok daha vahşî, çok daha anarşisttir denebilir.
Hucurât suresinin üçüncü bölümü, İslam’a yeni girişte ve imanın zirvesinde yaşanası bir tehlikeye dikkatleri çekiyor: “beklenti”! İlkinden sarâhaten, ikincisinden ise mefhûmen bahsediyor. İslam’a yeni girilen dönemde yaşanası muhtemel tehlike olan bu “minnet duygusu” daha ziyade maddî çıkar beklentisi iken, iman hayatının kemalinde yaşanması muhtemel olan “minnet hissi”, ise manevî rütbe beklentisi oluyor.
Kulu imana hidayet eden Allah’tır. İnsan önce İslam (teslim) olur, sonra iman eder. İman, kalbe dışarıdan gelip giren ve zamanla orada olgunlaşan bir şeydir, bir nurdur. İman kemâle erdikten sonra artık onda Allah ve Rasulü’ne dair şekk ü şüphe kalmaz, barınamaz. İstisna olarak vesveseyle imtihan edilme süreci ise, imanın kemalde ekmeliyeti yakalaması içindir. Kalplerindeki tahkîkî iman, kâmil mü’minleri salih amele sevkeder ve onlar da Allah yolunda hem imkânlarıyla, hem de bedenleriyle, birini diğerinden ayırmadan mücâhede ederler.
Hiç kimse İslam’a girdiği için müslümanlardan maddî-manevî bir beklentiye girmemelidir ve müslümanlığını başka kakmamalıdır. Bu durum İslam’a hizmetkâr bir şahs-ı manevîye giren kimseler için de gerçekli bir hükümdür. Demek kimsenin, “ben de bu hakka hizmet işine girdim, destek oluyorum; bu işin sahibi görünen sâbikûn da bana medyun ve müteşekkir olmalıdır.” Deme ve böyle bir beklentiye rime hakkı yoktur. Diyor veya içten içe beklentiye giriyorsa, demek henüz iman kalbine tam yerleşmemiş, kemâle ermemiş ve bu davaya gönülden inanmamıştır.
Esas kuluna imanı hidayet eden (el-Hâdî) ve bir ismi de el-Mennân olan Cenâb-ı Allah minnet eder, iman ve salih amel nimetini nasip ettiği için. Bu ilahî ihsanı gözleriyle görüyormuşçasına ayne’l-yakîn mertebesinde iman etmiş olan ve o ihsan şuuruyla kulluk yapmaya çalışan ehl-i iman ve ihsan kullar, bir ömür Allah’a karşı medyun, müteşekkir, mahcup ve mutî olurlar.
Eğer bir başa kakma veya minnet beklentisi sözkonusu olacaksa, bu abdin değil, ma’bûdun hakkı olacaktır. İman yollarını gösteren bizzat kendisi olduğu halde Allah Tealâ, o imanı nasip ettiği kulların işlediği salih amel amelleri zâyi etmez, çünkü Ğafûr’dur, Rahîm’dir. İslam’a girişinden veya hizmetinden dünyevî çıkar sağlamak isteyenler, esas kendilerinin hidayet ve hizmetine sebep olanlara, dahası sebepleri elinde tutan müsebbibü’l-esbâb Zât-ı Baht’a minnetkâr olmalıdırlar.
Hak davaya emeklerini hatırlatıp şahs-ı manevîden maddî çıkar veya dünyevî rütbe talep etmek, böyle beklentilere girmek, basitliktir, basîretsizliktir ve bedevîliktir. Haklı veya haksız bir sebepten dolayı bu “beklenti halet-i ruhiyesi”ne kapılmış olanlar, bu vehim ve vesveselere açık, küfre, şirke, en azından küfrân-ı nimete götürücü atmosferden kurtulabilmek için imanlarını yeniden gözden geçirmelidirler, yeniden güçlendirmelidirler ve yukarıdaki âyet-i kerimeleri bir kere daha düşünerek ve anlayarak okumalıdırlar.
İlkler denilen sâbikûn da hidayetlerine veya hizmetlerine vesile oldukları ikincilere veya arkadan gelen sonrakilere karşı hissen böyle beklentilere girmeyi, kalbî hayatları adına çok ciddî bir tehlike olarak görür ve kavlen beklentilerini seslendirmeyi ise, cenneti dünyada yaşama ve amellerinin uhrevî mükâfatlarını burada yiyip bitirme talebi olarak algılarlar ve bu yüzden de hissî veya kavlî beklentilerini fiilen nasip etmemesini Allah’tan cebr-i lutfî olarak talep eder, can ü gönülden niyaz eder ve derler ki:
Ey kullarını İslam’a ve imana hidayet eden ve nimetlerinin fark edilmesini isteyen, ya Hâdî, ya Mü’min, ya Mennân! Üzerimizdeki maddî-manevî nimetlerinin farkındayız ve özellikle hidayet nimetinin şuurundayız, hepsini senden biliyoruz; kendimizi sonsuza kadar sana mecbul ve sana merğub hissediyoruz.
Ey kalplerimizi, kalıplarımızı ve içindekileri görerek bilen, ya Basîr, ya Alîm! Gönüllerimizdeki niyetlerimizi ihlâs-ı etemme ulaştır, amellerimizin kıblesini rıza ve rıdvânına kilitle, biz ilimsiz ve basiretsiz kullarını gayr-i meşrû beklentilerden arındır ve hâlis-muhlis yahut muhlas kullarından eyle.
Bizleri günahlarımızın cezasıyla başbaşa bırakma, suçlarımızı o engin merhametinle mağfiret eyle, seyreyle, yok eyle, ey bağışlaması bol ya Ğafûr, ya Ğaffâr! Biz çaresiz kullarının hallerine acı, merhamet eyle, kusurlarını yarlığa, rahîmiyetinle bizleri kalbimizden tut, irademizden çek, bağrına bas, sevgi, şefkat ve ünsiyetinle ruhlarımızı doyur, merhametkânî ey Rahîm!..
19 Şubat 2010 Cumartesi
Büyük Çamlıca / İstanbul
[1] Üstad Bediüzzaman Hazretleri, asrın dört büyük hastalığının dördüncüsü olarak"sû-i zan"nı zikreder ve der ki: “Evet, insan hüsn-ü zanna memurdur. İnsan, herkesi kendisinden üstün bilmelidir. Kendisinde bulunan sû-i zan sâikasıyla başkalara teşmil etmesin. Ve başkaların bazı harekâtını, hikmetini bilmediğinden takbih etmesin. Binaenaleyh, eslâf-ı izâmın hikmetini bilmediğimiz bazı hallerini beğenmemek sû-i zandır. Sû-i zan ise, maddî ve mânevî içtimaiyatı zedeler.” Bkz. Nursî, Mesnevî-i Nuriye - Katre - .
[2] Burada genel olarak bedevîler kasdedilmeyip sadece, İslâm’ın kazandığı zaferlerden çıkar sağlamak isteyen birkaç bedevî kabile kasdedilmiştir.
[3] 13. âyette geçen “Ey insanlar” hitabı buna işarettir.
Okunma Sayısı : 130
|