Sen bilemezsin!
Sen çaresizliği, sen yoksulluğu, bilemezsin…
Sen ölük toprağına belenmeyi,
Yamalı kundaklarda uyumayı
Sen yoksul evleri bilemezsin.
Sen,
Senin inekten, keçiden hatta eşekten sonra
Sırada olduğunu
En son doyduğunu bilemezsin.
Bilmem kaçıncı kez tersyüz edilmiş
baba gömlekleriyle halaylarda
Breyy! Diye bağırmayı
Mendil sallamayı da bilemezsin.
…
Ahmet SAMUR
Işıksızlık boğuyor beni. Karanlığın endamı hoşmuş güzelmiş neyime. Yalnızlığın o pörsümüş, yürek burkan bakışları üzerimden kalksın da kime tebessüm lütfederse etsin.
Işıksızlıktan boğuluyorum. Yıldızlar doyurmuyor beni. Güzden yeşil kalmış, tek bir yaprak bulsam, nefes almam için yetecek doğrusu. Baharın çiçekleri dalında kalakalsın. Dağlardaki çimenler, tavşan avına çıkanların, potinlerini gezindirsin tepesinde. Kaç deniz içtim, kaç defa güneş yutup ışık kustum bilemezsin.
Bulutların azgınlığı mıdır ışığı karanlığa mıhlayan? Alnım nasıl kertelendi? Ne zaman kertelendi? Niçin? Niçin…? Bir türlü anlayamadım. Anlamak şöyle dursun, farkına bile varamadım. Farkına varsam, görsem bilirdim belki. Engel olmak için her bir şeyi yapardım belki…
Yeni doğmuş tertemiz, günahsız bir bebeğin yüzünü çalardım alnıma, belki de… Kim bilir?
Işığa gerek duyulmadan yaşanılabilen bir ülke yok. Biliyorum. Peki, çocukların emeklemedikleri, emeklemeden yürüyebildikleri bir “IŞIK ÜLKESİ” de mi yok?
Karanlığa duyduğum müthiş öfkeden, karanlıklarla girdiğim amansız kavgalarımdan adımın “ Karanlıkların Müzmin Savaşçısı” na çıktığı bu gezegende büyükler yeniden emeklemeye başladı. Emeklemeye başlattı birileri birilerini. Mart ayını Eylül ayını sevmiyordum eskiden. Şimdi Şubat ve Nisanı da ekliyorum sevimsiz aylar envanterime. Ben yeniden emeklemek istemiyorum. O halde yaşamamalıyım ya da gitmeliyim…
Gitmeliyim! Yoksa kırıp dizlerimi, emekletecekler yeniden, yeni baştan. Ve ben herkes gibi olmak istemiyorum. Herkes gibi olmak istemeyen herkes de emeklememek için ne gerekiyorsa onu yapacaktır eminim.
Gitmezsem, kesecekler dilimi, çoğu kez herkese yapıldığı gibi. Ve ben herkes gibi olmak istemiyorum. Herkes gibi olmak istemeyen herkesi de kesilmeyen dilleriyle daha sevimli olacakları gerçeğine ait düşüncelerle baş başa bırakıyorum. Hem kesilen dilim bir daha yeşerir mi bilemem ama ben dilimin yeniden yeşermesini de bekleyemem. Zira yürüyen ağaçların bacaklarında baltaların izi hala duruyor.
Ey zulüm gören herkesin hülyası, ey ışık ülkesi! Beni topraklarının uzandığı en ücra köşene kabul eder misin? Sende olayım yeter. Seni yaşasın, bir şeylerin tutkusunu yüreğinde her daim tutanlar, seninle olsun yeter. Yeter ki sen evet de.
Sıcak bir karşılama beklemeyeceğim. Nazik davetlerde olmayacak gözüm. Hatta en soğuk yüzünle karşılaşmaya, bakışlarını suratıma bir şamar gibi atıvermene de razıyım. Seyahatlerimde kömür yüklü vagonlarda, yük trenleriyle yol almaya da razıyım.
Bilirim ki, sana geldiğimde acılar kaynatan yüreğim; soğuk ama mağrur, soluk ama yağız bir delikanlı gibi mert duran yüzüne dokunarak “SEVGİ” diye yağacaktır.
Ve sen en çok mutlu olursun. Çünkü sen sevgiye değer verirsin.
Okunma Sayısı : 147
|